gDateHeas="date-header"><$BlogDateHeEkim 25, 2009logDateHe!-- Begin .post -->
<$BlogItemBoGelecek aya Orta Doğu takvimlerinden kopup, İstanbul takvimlerine eklenmek isteyen Arap Moda Haftasını bekleyeceğim İstanbul'da Gözlerim Kapalı. İsmini de şimdiden ben koyuyorum. Arabesque İstanbul: The Stylish Belly Dancer.

Şu İstanbul'a iki sığmaz, üç hatta n adet moda etkinliği konmalı bence. Moda haftası, günü öyle yapılmaz, böyle yapılırcılar Türkiye turnesine çıkmalı.

Zar zor moda günlerimiz olmuşken, şimdi zaman algısı içinde kaybolan tasarımlarla bir de Fashionable İstanbul'umuz oldu.

Sosyetenin öncü kuvvet olarak defile mekanına bırakıldığı Fashionable İstanbul, umarım dikkatleri tüm o elbise çabasıyla çekmiştir. (Bu arada uzun tuvaletle gelen vardı sayın seyirciler. Yanlış okuduğunu zannedenler için tekrar: UZUN TUVALET.) Avea'nın etkinlik için 4 trilyon TL ödediği söylentilerinin yanı sıra şimdilik bir zemine oturmayan etkinlikten, 6 ay sonra Chanel ve Dior defilelerini bekliyoruz artık. Hatta 1912 tasarımlarını çıkartırsa Chanel söz veriyoruz o elbise şu zamana aitti, kandırıldık diye belgelemeyeceğiz. Bu arada retrospektif Cavalli defilesine burun kıvıran güruhun defile bittikten sonra sandalyelerinden fırlayıp "helal olsun sana"yı alkışa döktüklerini ve çadırı inlettiklerini de es geçmeyelim. (Canlı yayından peki bu izlenimi aldın mı ey okur?)

Canlı yayına söz gelmişken keşke ben de evimdeki koltuğumdan canlı canlı seyretseydim. Popom koltuk görürdü hiç değilse. Keza basın kartımla ayakta kaldığım Türk topraklarında basın oturmuyor cevabını aldığım efsane moda etkinliği olarak şimdiden aklıma kazıdım bile.
Ayrıca defileyi canlı haber kanalından veren ülke olarak da tarihe geçmişizdir herhalde. Buradan Alexander McQueen ve Nick Knight’a sesleniyorum. O kadar uğraşıp internetten canlı yayınladınız defileyi. Ne kadar aksilik oldu. Seneye gelin Türkiye’de yapın bu şovu paşalar gibi, Alexander McQueen’i tüm kanallarda ulusa seslendirelim. En azından 70 milyon seyirci garanti..

Dünyadaki konjonktüre göre de moda haftalarındaki defilelerin bir ünlü eğlencesi haline geldiğini görüyoruz son zamanda. Keza İstanbul etkinliği, bir kısa yol yapıp, direk potansiyel kredi kartlarını ağırladı ilk seferde. Yani bugüne kadar kimsenin aklına gelmeyen bizim organizasyonun aklına gelmişti. Moda basını ve satın almacı ara katmanlar lağvedilmişti.

Ben hem defileleri çetin bir görme mücadelesi içinde adam gibi seyredemedim, hem de ilk gün biri denize düşmüş onu kaçırdım. Neyse başta dediğim gibi hiç üzülmüyorum, gelecek aylarda ansızın düzenlenebilecek olan Arap, Latin ve Afrika İstanbul moda haftalarının moda basıncısı olmak için kenarda ısınıyorum.

Etiketler: ,

nd #comments -->
gDateHeas="date-header"><$BlogDateHeAğustos 30, 2009logDateHe!-- Begin .post -->
<$BlogItemBoKoza yarışmasını saymazsak, Sunset'le açılış yapan İstanbul Fashion Days, ilk günün ardından ikinci günde organizasyon olarak toparladı. Yine de altı ay sonra yapılacağını umduğumuz gelecek organizasyona, sıkıntıların düzeleceğini umuyorum.

PR'ın önemi
- Markaların ya da tasarımcıların PR şirketleri özel olarak defile giriş çıkışlarına el atınca, iyi PR şirketlerinin farkı ortaya çıkıyordu. Bu noktada tüm kadroyla kendi tasarımcılarını sahiplenen Proİletişim işini çok iyi yaptı.
- İFD'nin organizasyonunu yapan Mile İletişim ise, basını doyurmaktan geri kalıyor. Defilenin en önemli parçası olan görselleri, defile biter bitmez istanbulfashiondays.com adresine koymak çok kolayken, hala görseller ortada yok.

Mekanın önemi
- İTÜ Taşkışla Osmanlı döneminde İngiliz bir mimar tarafından inşa edilmiş dikdörtgen bir yapı. İçinde avlusu olan, bugün Mimarlık Fakültesi olarak kullanılan muhteşem bir bina. Defileler için dar ve (yazın) sıcak olsa da, uzun koridorları catwalk için aslında çok uygun. Ancak defileye gelen davetliler çok olursa toplam 4 sıra olan oturma alanları yetersiz kalıyor. Bunun için (bir arkadaşımın önerisi), seneye 2 koridor kullanılabilir ve herkes oturarak izler. Defilelerin boş kalması çekince ise, bu kadar moda öğrencisi var hemen doldururlar.
- Yeşil çimenli avlu, Otto ve Kahve dünyasıyla moda günlerinin en havalı mola alanlarıydı. Kahve dünyasında bir de atıştırmalık paketli ürünler olsaydı.
- Fakültenin bilgisayar odasının Basın odası olarak ayrılması, fakülte içinde wireless internet olması işe yarayan özelliklerdi. Bir de görseller hemen yetiştirilseydi...
- Standlar, alıcılar için son koleksiyonları barındırıyorlardı. Defile parçaları orada gözlemlenebiliyordu.
- Basın ve alıcılar için ayrı bir giriş koridoru gelecek seferler için uygulanmalı.

Derneğin önemi
- Moda tasarımcılar derneği, sektörü bir araya getirmek için çok uğraşmış. Avangard tasarımcılarımızın yanı sıra tekstil sektörünün koleksiyonlarını da ilk defa görmüş olduk. Bu havanın içinde onlar da araya kaynıyordu. Sunset transparan mayosunun basını işgal edeceğinden emin, yüklendi mesela. İlk defa bir konu için sanki herkes meselenin ucundan tutmuş gibiydi.
- Bilindik tasarımcıların yanı sıra yeni yetenekleri görme fırsatını bulduğumuz karma defile, belki de İstanbul Fashion Days'in en önemli defilesiydi. Bir sonraki dönem Elif Cığızoğlu ve diğerlerini de mutlaka görmek istiyoruz.
- Benim Battlestar Galactica terimiyle adlandırdığım Final Five (Hakan Yıldırım, Arzu Kaprol, Özlem Süer, Bahar Korçan ve Ümit Ünal) ın isimlerini ilk duyduğumuzdan bu yana sanki arada hiç tasarımcı çıkmamış gibi. Nerede bunca senenin İTKİB birincileri? Galatamoda ile adını duymaya başladığımız genç tasarımcıları daha çok merak ediyoruz ve önemsiyoruz. O bakımdan seneye onları daha çok görmek istiyoruz.
- Ümit Ünal niye yoktu? Hayranlarını yoksun bıraktı.
- Hazır giyim, erkek koleksiyonu, couture koleksiyonu diye sınıflandırıp içini doldurabileceğimiz sayıda çok tasarımcımız yok. O yüzden alles inclusiv modeliyle seyrettik hepsini.
- Seneye ve sonraki yıllara moda tasarımcısı olan(dernek tüzüğüne göre) çoğu kişinin defilelerini görmek istiyoruz. Yıldırım Mayruk da olmalı, Cengiz Abazoğlu da olmalı başka haute couture yapanlar da yer almalı.


En önemlisi ise, İstanbul Fashion Days, her sezon olmalı…

Etiketler: , ,

nd #comments --> gDateHeas="date-header"><$BlogDateHeAğustos 28, 2009logDateHe!-- Begin .post -->
<$BlogItemBoTaşkışla'yı uzun ve yorucu bir günün ardından terk ederken, o anda binanın önünden arabasıyla geçmekte olan halk camdan sarkarak sordu: Pardon defile mi var içeride?
Ben: Evet.
Arabalı halk: Herkes girebiliyor mu?
Ben: Hayır.
Arabalı halk: Tüh!


Dışarıdakiler belli ki modaya değil mankene aç (onu zaten biliyoruz), peki ya içeridekiler?
Benim insanım defile istermiş de, kimsenin haberi yokmuş. 13 milyonluk memlekette herşey olur da, bu tarz etkinlikler bol olmazsa, işte böyle izdiham olur. Kıyafet göstermeye can atan kadınımızın dolap bekleyen parçaları, etkinlikler olmadığı müddetçe vintage'a kaçacak tüm organizasyoncuların haberi olsun.

İlk büyük moda organizasyonu diye çeneleri tutmak lazım dedik. Fakat dibine vurmadan hemen şunları kısaca belirtmek lazım, aksi takdirde seneye "daha da Davos'a gelmem".
- Kartını alıp, barkodunu okutarak içeri girenler, eğer çıkış yapmazsa akşama kadar takılabiliyor içerde. O yüzden ilk defileye davetli olanlar birikerek star tasarımcıların sırasında izdaham çıkmasına sebep oluyor. Kesinlikle 2. etap bir barkod sistemi uygulanmalıydı. Defile boş kalır diye çekiniyorsanız, açarsınız kapıları öğrenciler doldurur. Ne basın, ne alıcılar, ne VIP memnun bu işten.
- 600 kişilik salonlar yaz günü ancak bu kadar havasız olur. Sıcaktan ve içeri girişlerdeki izdahamdan Türk halkı tek parça halinde çıkabildi ya genimize kuvvet.
- Oturma yerleri, "survival of the fittest" denemeleriyle meşgul. İnsana kavga ettirmeden bir çare üretmeleri lazım.
- Siyah perdeler gerisindeki uzun defileye giriş beklemeleri (izdihamı) inanılır gibi değil. %80'ini moda "aşığı" kadınların oluşturduğu A+ kitlenin yarattığı itiş-kakış ve yanlardan araya kaykılmaların, futbol tribünleri versiyonunu artık hayal dahi edemiyorum.

Etiketler: ,

nd #comments --> gDateHeas="date-header"><$BlogDateHeAğustos 25, 2009logDateHe!-- Begin .post -->
<$BlogItemBoDünyada dikkate değer moda haftaları dört tane olur. New York, Londra, Milano, Paris.
Modanın sınırları çizilir. Seneye giyeceklerimiz orada belli olur. Tantanası da çok yüksektir. Bildiğiniz tüm moda sektörü oraya akar. Baba dergilerin editörleri, alıcılar, celebrity dediğimiz canlı marka pazarlamacıları defileleri doldurur.
Defilelerin birbiriyle ve kendi içinde hiyerarşisi olur.

Akşam defilesi, açılış kapanış defilesi, en öne ve ikinci sıraya kimlerin oturacağı, alıcıların nereye oturacağı, Anna Wintour'un katılıp katılmayacağı, hangi ünlülerin teşrif edeceği, davetiye yoksa asla içeri girilemeyeceği gibi...

Geçen yıl Mart'ta İstanbul Fashion Lab ile antreman yapan Türk moda sektörü, bu sene işi büyütmeye karar verip 3 gün 3 gece sürecek İstanbul Moda Günleri yapıyor.

Bildiğim kadarıyla uluslararası önemli bir basın topluluğu da burada güzelce ağırlanacak ve defileleri izleyecek. Sektörden birçok kişinin omuz omuza verip düzenleyeceği ilk "Moda Günleri"miz Çarşamba akşamı Koza(isme bayıldım) adlı İTKİB'in yetenek çıkartma makinası olan Genç Tasarımcılar Yarışması'yla başlıyor.

Bunca zamandır iyi yönleri çıkartıp, kötü eleştrileri hasır altı ettiğimiz yorumların gün yüzüne çıkması için hala erken olabilir. Sektörün önce ayağa kalkması şart. Doğrulduktan sonra hep birlikte kalkınmasını sağlamamız gerek. Kısacası bu işe Türk moda medyası olarak destek gerek. Bu işe derken, defileye kimler geldi kimler, neler giydi neler haberlerinden ötesini kastediyorum.


Defilelerde bence önemli rol oynayan bir ayrıntı olan davetiyeden de mevzu bahis olmalı..
İnternetten gelen davetiyelerin haricinde, fiziksel davetiyeyi Bahar Korçan defilesi için aldım.
Aynen düğün davetiyesi gibi, davet edenin hakkında çok fikir veriyor.

Bahar Korçan'ınki işte böyle:

Etiketler: , ,

nd #comments --> gDateHea!-- Begin .post -->
<$BlogItemBoKate Moss sanki Louis Vuitton'un Marc Jacobs'ı, Dior'un Galliano'su.
Allahtan o var. Yoksa kimle kampanya yapacak markalar, kime tasarlatacaklar ürünleri?

Sonbahar/kış kampanyası için Kate yine yazıp/yönetip/oynuyor.

Yeni sezon olan 2010 Kışı için aşağıdaki kampanya fotoğraflarındaki kaçığı ojeyle tutturulamayacak boyuta gelmiş çoraba dikkat.



Çorap örneğinden hareketle, modanın düsturlarının her sezon yıkılmasına bayılıyorum.

Birbirine uyumlu renk giyilir -yanlış.
Alakalı kumaşlar birbiriyle kombin yapılır- yanlış.
Kaçık çorap giyilmez- yanlış.
Saçın dip boyası geçirilmez- yanlış.
Erkekler etek giymez, oje sürmez, fondöten kullanmaz, topuklu giymez- yanlış.
Göz çok belirgin yapılıyorsa dudak ortaya çıkartılmaz- yanlış.
Gündüz, gece çantası taşınmaz- yanlış.
Kadınıntırnağıuzunolur-yanlış.Dekoltetekbölgedeolur-yanlış.Beyaziçinekoyurenksütyengiyilmez-yanlış.Yazınçizmegiyilmez-yanlış.Ergenkırmızıojesürmez-yanlış. Pantolonboyuayakkabıyıkapatmayacakşekildeolmalı-yanlış.
yanlışyanlışyanlış.
İstediğiniz gibi takılın- doğru.

Etiketler: , ,

nd #comments --> gDateHeas="date-header"><$BlogDateHeMayıs 21, 2009logDateHe!-- Begin .post -->
<$BlogItemBoMerci Karl,
Karl Lagerfeld'e adanmış eski sağ kolu tarafından kaleme alınmış intikam nosyonlarıyla dolu bir kitap.
Yazar, yani eski sağ kol Arnaud Maillard, 2 yıl önce eski işinden ayrıldıktan sonra kitabı toparlayıp Fransızca yayınladı. Kitap şimdi Almanca'ya çevrildi.
Der Spiegel'in yazarla yaptığı röportaj sonucunda konu gündeme geldi: Narsistlik kişilik bozukluğu Karl, dünyası ve köleleri.

Röportajdan inciler;
- Karl, hergün La Praire'in en pahalı kremini ayak parmağına kadar sürermiş. 2 kez.
- Sabahları hazırlanması sonsuz vakit alırmış.
- Hergün kendi resimlerini çeker, her yere koyarmış.
- Etrafındaki heyet ona(fikirlere) asla hayır demezmiş.
- İnsanları çok kolay harcarmış.
- Gittiği her yerde Pepsi-Cola'sı hazır olurmuş, hem de Baccarat kristal bardakta. Üstelik yarım saatte bir değişiyormuş. Yazar bu durumu 18. yy'a benzetiyor.
- Çalışanları 24 saat emrine amade olmak zorundaymış.
- Bazen de oldukça eli açık davranabiliyormuş. Mesela yazar Paris'te bir daire kiraladığında hemen eline bir zarf gelmiş zor durumda kalmasın diye.
- H&M koleksiyonu üzerinde ekip 3 ay harcamasına rağmen -geceli gündüzlü- ekstaları ödenmemiş. Artı Kaiser, eskizlere bakıp koleksiyonu iki buçuk günde İsveçlilere göndermiş. Milyonları götürmüş.
- Başta yazarın bu kitabı yazmasının farkında olarak olayı eğlenceli bulsa da Karl, sonra bazı paragrafların yayınlanmasını engellemeye çalışmış. Mesela vergi gibi... Yayıncı kuruluş sanki bilmiyormuş gibi, kitabın oralarına sonra müdahale etmiş. (Yani Karl'ın kolu yayınevine kadar uzanıyor diyor.)

Der Spiegel şimdi "Bu bir intikam kitabı mı?" diye soruyor yazara. Aldığı yanıt şöyle: "Bu bir intikam kitabı değil. Kaiser'e saygım sonsuz, ondan çok şey öğrendim. Ama Karl'ın diğer tarafını göstermek istedim."


Bu arada yazarın iki yıldır işsiz olduğunu da öğreniyoruz. Sebebi ne? Yine Karl.

Karl'a böylesine bir kitap adayıp inanılmaz derecede narsist deyip de insanları şaşırtmak olanaksız. Modayla en alakası olmayan insan bile bu narsizmi bu egoyu uzaktan görür, tanır.
Üstelik sadece Karl mı? Bu ligdeki çoğu tasarımcı için bunu söyleyebilliriz. Galliano acaba daha mı az narsist? Ya da değil? Bu sektörde bu yetenekteki insanlar hayal satıyor, bu tarzda kişilik sorunları, ya da marjinallikte gezmeler bence hiç garip değil.

Bir de yazarın kitabının kapağında niçin Karl ve kendi resmi var mesut bir şekilde defile izlerken?



Etiketler: ,

nd #comments --> gDateHeas="date-header"><$BlogDateHeMayıs 12, 2009logDateHe!-- Begin .post -->
<$BlogItemBoHürriyet Pazar'da hoş bir İstanbul gençlik araştırması vardı. Hangi semtlerde ne yaparlar, ne yerler, ne giyerler diye...Kaçırdıysanız buradan okuyabilirsiniz. Tabii haberin en önemli kısmı olan, araştırmayı anlaşılır kılacak semtleri internete geçirirken başlıkta yazmayı unutmuşlar!

Semt araştırmasında dikkatimi çeken ortak nesne Converse ayakkabılar oldu. Zaten 2005'ten beri her yerde görüyordum. Bu haftasonu İzmit pazarını dolaşırken de ayakkabı tezgahlarında ortak gördüğüm şey Converse taklitleriydi. Milli ayakkabı oldu diyebilrim. Hatta dünyanın milli spor ayakkabısı bence o artık.

Radikal'de Converse Türkiye distrübütörüyle yapılan bir röportajdaki taklit savaşı da okumaya değer: "Converse'in taklitleriyle savaş için 15 avukatın görev yaptığını dile getiren Gözalan, "500 metre yürüsek, mutlaka Converse üreten bir atölye buluruz. Ancak küçük yerler olduğu için bizim satış rakamlarımızı etkilemiyorlar. Sadece, markanın imajı için korsanla mücadele ediyoruz. Ayakkabıların taklidini yapan bir atölye bulduk. Bize, 'Beni hapse attırırsanız dört kardeşim var onlar devam edecek. Bu iş böyle sürecek' dedi. Böyle olaylarla da uğraşıyorsunuz" diyerek sıkıntısını dile getirdi. "

Etiketler: ,

nd #comments --> gDateHeas="date-header"><$BlogDateHeNisan 15, 2009logDateHe!-- Begin .post -->
<$BlogItemBo
Alexandera Schulman, İngiliz Vogue'unun Anna Wintour'u.
Geçtiğimiz günlerde katıldığı bir moda toplantısında seyirci ve sunucuya verdiği samimi itiraflardan dikkat çekeni şöyleydi:
"İnsanlar, Vogue editörü gibi görünmediğimi söylediğinde komiğime gidiyor. Yaklaşık 17 sene oldu (Vogue editörü olalı). İşte bu(kendisi) Vogue editörünün nasıl göründüğüdür."

Şeytan Marka Giyer filmindeki karakterden oldukça uzak bir profil sergileyen Schulman rahatlıkla favori Vogue editörünüz olabilir. Çünkü oldukça dünyalı ve oldukça yere sağlam basıyor.

Vogue dersine giriş 101 için uzun röportaj aşağıda:
http://www.vogue.co.uk/video/voguetv/player.aspx/exclusive-footage/Id,1405/

Etiketler:

nd #comments --> gDateHeas="date-header"><$BlogDateHeNisan 12, 2009logDateHe!-- Begin .post -->
<$BlogItemBoDefrize= Saç düzleştirme

Benim saz arkadaşlarım son zamanda teker teker defrize oluyor. 8 kişilik nüfusumuzdan 5 kişi bu konuya ilgi gösterince, "Yazıyorum Moda Trenden İn'de defrizeyi halk için" dedim. "Hemen yaz" dediler.
Defrize fönden sıkılan, 6 aylık düz saç saadeti yaşamak isteyenler için lüks bir seçenek.
Bizimkilerin kuaförü düzleştirme işlemine defrize ya da brezilian blow diyor. O yüzden düzleştirme işlemine farklı bir isim verebilecek kuaförünüze danışın.
Permanın tersi olan defrize işleminde de, saçı düzleştirmek için kimyasallar kullanılıyor. Kafası hassas olanlar dikkat etsin (mesela benim bitkisel boyadan sonra bile kafamda arıza oluyor)

Defrizenin eksileri
- Yüksek miktarda volüm düşürdüğü için cılız saçlara olmaz.
- Röfleli çok boyalı saçlara olmaz.
- Saçı aşırı parlak yaptığı için yağlı gibi görünme riski var.
- Fiyat "tutmayın beni defrize olucam" diyenleri engelleyebilir.


Defrizelerin memnun oldukları noktalar:
- Föne harcanan vakitten yırttılar.
- Yazın denizden saçlar fönlü çıkacaklar.
- Saçları hep bakımlı.
- Uzun saçlarını bürüktürüp eşofmanlı zamanlarda bile bakımsız dolaşmıyorlar.
- Volüm düşmesi birinde olumlu etki yarattı.
- Hergün fön çektirmek zorunda olanı da fön sesinden kurtulduğu için bir de psikolojik rahatlama yaşadı.

Anlayacağınız bizim grupta defrize son moda. Kafanıza yattıysa kuaförünüze bu işlemi danışın ve bu kervana katılın.
Ben mi? Saçım boyalı, kafam her yerim gibi aşırı hassas ve saçım kalın telli değil. O yüzden ben iyi bir defrize adayı değilim. Föne talime devam.

Etiketler: , ,

nd #comments --> gDateHeas="date-header"><$BlogDateHeNisan 09, 2009logDateHe!-- Begin .post -->
<$BlogItemBo
İtalya'da Berlusconi'nin kabineyi "renklendirmesi" gibi değil bu kadınlar.

Gerçekten stil içinde, gerçekten ikonik durumdalar. İşte gerçek kadınlara gerçek ilham veren karelerden bir tanesi yukarıdaki.

Etek boyu, saç biçimi, elbiselerde seçilen renkler. Oscar De La Renta, Ralph Lauren, DKNY düsturlarının yıkılması. Moda açısından yeni çabalar. Junya Watanabe gibi bir avangard tercihi, olması gerektiği gibi değil, olduğu gibi görünmek. Gerçekten bir değişimden söz ettikleri açık. First Lady modasında bile...

Mühim olan Jackio O. gibi görünmek değil. Öyle olsa ondan başka doğru olmazdı. Halbuki bu hamlelerde Michelle O. kendi efsanesini yaratıyor. Jackio O.'nun ayak izlerinden gidilmemesi bana umut veriyor. Herkes kendi destanını yazmalı.



Michelle O.'nun üzerinde Junya Watanabe'nin tasarımı asimetrik hırka.

Etiketler:

nd #comments --> gDateHeas="date-header"><$BlogDateHeKasım 30, 2008logDateHe!-- Begin .post -->
<$BlogItemBo
Eksiden defileler sadece şov amaçlıydı, tasarımcının defilelerde tanıttığı abartılı kostümler "giyilemez" kategorisindeydi.

John Galliano'nun tiyatral şaşaası istisna olmak kaydıyla, çok az kıyafet artık "giyilemez" durumda.

Peki defilede stylingi yapılmış kostümü alıp tümden giymek mübah mı?

Madonna işte son görüntüsüyle bu soruyu gündeme taşıyor. İlkbahar/yaz 2009 için Louis Vuitton markalı bu görünüm (baştan ayağa) kişiselleştirmeyi oyun dışı bırakmıyor mu?

Nerede kaldı yaratıcılık nerede kaldı sanatçının trendsetterlığı diye sorarlar adama.

Etiketler:

nd #comments --> gDateHeas="date-header"><$BlogDateHeEkim 23, 2008logDateHe!-- Begin .post -->
<$BlogItemBo
Patricia Field, David Dalrymple ve ben. Daha doğrusu ben, Patricia Field ve David Dalrymple.

Etiketler: ,

nd #comments --> gDateHeas="date-header"><$BlogDateHeEkim 16, 2008logDateHe!-- Begin .post -->
<$BlogItemBoVan Gölü canavarı, enflasyon canavarı ve trafik canavarından sonra şimdi de kriz canavarı var. Hülya Avşar krize karşı şimdiden "3" cipini sattı haberleri yankılanıyor. Bugün Hürriyet'te de sosyetenin krize karşı aldığı önlemler vardı. Moda ekonomisinin ayakta kalmasını sağlayan tanıdığınız alışveriş canavarları şu tip önemler almış:
- Mağazaya gidildiğinde 2 yerine 1 adet alınacakmış.
- İhtiyaçların dışına çıkılmayacakmış.
- Lüks seyahatler ertelenmiş.
- Alışveriş yerine ortamdan faydalanıp emlak satın alınacakmış.

Sosyetenin bu faydalı önlemlerinden yararlanmak ya da "vur patlasın çal oynasın" yapmak elinizde. Ölümlü dünya. Bir kere geliyoruz değil mi? Öyleyse nasıl dibine vurup, patlatıp çalıp oynarız?
- Özellikle dolar ve euro kuruyla bir daire kiralanır. İçine de bolca masraf yapılır.
- Euro bu kadar artmışken milli para birimi Euro olan Türkiye'den yabancı otomobil alınır. Petrolün yüksekliği ile artık saat ve gün mefhumunu yitirmiş şizofren trafiğe her gün iş olmasa bile çıkılır. En azından arabayla dolaşılır.
- Fiyat politikasının yurtdışından belirlendiği yabancı menşeili ürünler özellikle Harvey Nichols ve Beymen'den alınır. Ancak Harvey'de fiyatlar pound üzerinden olacağından, pound bu krizde meşhur olmadığı için, şan şöhret adına Avrupa fiyatlı Beymen'den almak daha akıllıca olur.
- Dolar kuru üzerinden belirlenen spor salonlarına yıllık abone olunur ve hiç gidilmez. Önemli olan spor salonuna karşı aylık taksitler halinde dini vecibeyi yerine getirmektir.
- Fersah fersah çıkan doların hızından faydalanmak için özellikle ABD'ye gidilip alışveriş yapılır. "Bugün 1.47'den almıştım, yarın allahkerim" diyerek, olay bir oyuna dönüştürülür.
- Özellikle tekstil ticaretine atılınır. ABD'den ithalat yapılır. Çok mu uzak? E Avrupa'dan yapılır.
- Yine milli para birimimiz "Avro" üzerinden fiyatlandırılmış mobilya alınır. Her geçen gün bir öncekini aratacağından adrenalin bağımlısı olunur.

Etiketler:

nd #comments --> gDateHeas="date-header"><$BlogDateHeEylül 15, 2008logDateHe!-- Begin .post -->
<$BlogItemBoKutlu Moda Haftalarının içindeyiz ya. Ben giyilecek kıyafet bakmayanlardanım. Ben istiyorum ki, masal anlatılsın, hayaller kuralım, bir insanoğlu ne kadar marjinal olabilir onu görelim, en uçlarda dolaşalım. Bu yüzden sabırsızlıkla karanlıklar prensi Christopher Kane'i bekliyorum. Apokaliptik canlandırmalarıyla Rick Owens'ı. Rock star kıvamlı trendsetterlardan bir tanesi olan Martin Margiela'yı. Comme des Garçons'un uçukluklarını. Hussein Chalayan bakış açısından modayla bezeli geleceği. John Galliano'nun tiyatrolarını. Alexander Mcqueen'in sihrini. Prada, Lanvin ve Balenciaga'nın gelecek sene ne giyeceğimizi inşa etmesini. Ve dahi çocuk Marc Jacobs'ın oyunlarını.

Marc Jacobs oyununu oynadı. Ve hayal kırıklığına uğratmadı. Şimdi sıra Londra'dan devam ediyor. En yakında Christopher Kane...

Etiketler:

nd #comments --> gDateHea!-- Begin .post -->
<$BlogItemBoIlgaz Anadolu'nun sen yüce bir dağısın.
Ebay sen de internet aleminin en dipsiz kuyususun.
Ebay'deki günlük gezintilerim sonucu bugün paylaşmak istediğim notlar var.

1- Deri kısa ceketler "ha geldi ha geliyor" derken, gerçekten güldür güldür gelişini kutluyor etrafta üstelik sizsiz (tıpkı renkli jeanler gibi).




Sonuçta derim ki; ebay'de araştırmadan kısa deri ceket alımına gitmeyin. Vintage ya da 2. el ismi her neyse bir tane kapatmak karlı.
Deri cekette başka sonuç ise, Londra'ya gitme ya da yaşama gibi bir imkana sahip olanlar için geliyor. Portobello'daki deri ceket satışlarına bir göz atın. Pazarın arkalarında bir yerlerde tezgahlar açılmış durumda. 2. değil 1000. eller de var. Ama çok ilginç şeyler sudan ucuza bulunabilir.

2- Victoriassecret.com Türkiye'ye gönderim kıyağı yapıyor uzun süredir. Bir ara ayakkabıda Sam Edelman kısa botları görmüştüm. "A ilginçmiş sonra alırım" dedim. Akabinde bir tespit ettim ki, meğerse Balenciaga botların ucuza versiyonuymuş bunlar. Ve ebay'de bomba etkisi yarattı. 170 dolarlık bot oldu mu ebay 100 endeksinde 500-600. Balenciaga alırım hiç değilse şanım yürür deyip kovalamaktan vazgeçtim tabii. Şimdiki durumda da ne şanım yürüdü, ne Balenciagam var, ne de Sam Edelman'lar. Zaten kopya ya boşverin gitsin. Ama internet forumlarında hala ayak numarası bırakıp da, "satmak isteyen" diye ilanlar verilip duruluyor. Hala... Çünkü ebay'de tükenmiş durumda artık. Elinde olan varsa "padişah tuğrası" niyetine satışa çıkarsın. Piranhalar saniyesinde yiyecektir.

Will the real Slim Shady please stand up, please stand up? Hangisi gerçek? Üstteki Sam Edelman alttaki Balenciaga.

3- Renkli, desenli çok farklı çoraplar ve taytlar geliyor diye yırtındım durdum. Tabi ülkemizde anca renklenerek vuku bulur. Ancak ben çoktan desenlileri ebay'den kaptım. Geçen yıl da sefasını sürdüm. Bu yıl yine aynı hız ebay'e dadanın derim. Mesela...
Üstteki Ebay güzellemesi, Alttaki Revolve Clothing'den ilginç bir parça.

Bir de fark yaratmak isteyenler için ebay.co.uk'i tek geçtiğimi belirtmeliyim.

Etiketler:

nd #comments --> gDateHeas="date-header"><$BlogDateHeAğustos 25, 2008logDateHe!-- Begin .post -->
<$BlogItemBoKaiser Karl'in filmini onu biraz daha yakından tanıyabilmek için seyretmiştim. "Rock Star" havasının bu denli dominant olacağından emindim. Bu beni şaşırtmadı, ancak kendisine şu noktada yakın hissettim. Nostaljiden hiç hoşlanmadığını, hep ilerisi için hayal kurduğunu söylemişti. İşte o anda birşey yakaladım.

Times gazetesine Kaiser Karl geçenlerde bir röportaj vermiş. Öyle inciler var ki; Karl'a cuk oturuyor. Aşağıdaki demeçlerinden de beni yakaladı. Etti 3.

- Karl Lagerfeld, ayakkabılarını rahatlık için almıyormuş. (Benim de bir ayakkabıyla - pofidik terlikle bile- rahat olmam söz konusu değil. O yüzden kovalamayı bıraktım sadece tipini beğendiğim için alıyorum.)
"Ayakkabılarımı bir numara küçük alıyorum. Bunun verdiği hissi seviyorum" (Sıkma hissini seveni ilk defa duyuyorum)

- Gazetecileri seviyormuş. Ancak kokanları sevmiyormuş. (Salt gazeteci için değil özellikle bu durum ülkemizdeki çoğu kişi için geçerli. Karl gelse herhalde burada kafayı yer. Yerinde olsam ben de "götürün şu adamı derhal burdan"larla geçirirdim hayatımı.)
"Gazetecilerle ilgili bir sorunum yok. Birçoğu arkadaşlarım. Aptal oldukları zaman, ağızları koktuğu zaman ya da kötü koktukları zaman hoşlaşmıyorum. Chanel Couture şovunda bir problemim var dedim. Üzgünüm ama şu kadına söylemelisiniz buradan uzaklaştırılması lazım. Kokusu imkan dahilinde değil!"

Karl severler için
okunası bir yazı...

Etiketler:

nd #comments --> gDateHeas="date-header"><$BlogDateHeTemmuz 29, 2008logDateHe!-- Begin .post -->
<$BlogItemBo(Dikkat uzun yazı. Eyvah uzun yazı!)

Bunlarla kafayı yeme Melis sonu yok dedikçe, bu ekolojik olayına sardırmaya başlıyorum. En belirgin harekatı ise kozmetikte yaşıyorum. Geçen gün güvenilir kaynaklardan öğrendiğim şeyle yıkıldım. En zararlı kozmetik maddelerinin güneş koruyucuları olduğunu duyduğumdan beri de içim hiç rahat değil. Çünkü ten rengi sıralaması yapılırken, dünyadaki renkler benim beyazlığım referans alınıp da başlamış gibi. Yani ben sıralamadaki ilk renge sahibim. Yıllardır güneş görmemiş beyaz ötesi tenimi 50 üzeri faktörlerle korumak boynumun borcu. (50 faktörü ben ve çocuklardan başka kim sürüyor biliyor musunuz? Çok koyu tenliler, daha fazla kararmasınlar diye!) Güneş kremleri içerlerinde birçok kimyasal bulundurduğundan en zararlı ilan edilmiş. Peki bu durumda ne yapılıyor? Makyaja geldiği gibi güneş kreminde de tercih minerallerden yana olmalı. Fakat bu kimyasal olayı öyle ki, aslında şampuandan rimele, neredeyse ojeden ruja herşeyin içinde kimyasal madde var. Güneş sütümü mineral aldım, makyajımı minerallerle değiştirdim, peki diş macununu ne yapacağım, kıyafetlerimi en zararlılardan biri olan deterjandan nasıl kurtaracağım? Benim bu afilli gibi görünen sorularım birkaç yıllık dünyevi meseleler klasmanında, kanserojen katkı maddeli paranoyanın küresel ısınma manikdepresifli hali zaten. Meselenin hormonlu gıda KDV'sini de hasılata katmayı unutmamak gerek.

NTV Yeşil ekran destekli paranoyalarım, markette çaktırmadan deterjanın kansersizinden ararken, yediğim domatesi, ya da herhangi bir paketli ürünü de sorgulatıyor artık bana. Sonra birden İsviçre'de yaşamadığımı hatırlayıp, Allah'ın İstanbul'unda deterjandan, hormonlu çilekten, PEG içeren kozmetikten kaçsam ne olacak zaten diyorum. (Acaba Türkler'in toplam kalite ter kokusunun bizim payımıza düşen ozon tabakası delinimi ya da karbon gazı salınımının çokluğunda etkisi var mıdır? İşte BBC sana güzel bir belgesel araştırma konusu. Ancak araştırırken kokudan sağ kalamama ve ülkenize geri dönememe riski var benden uyarması.)

Fala inanma falsız kalma'nın ekoloji versiyonunu kendime tam prensip edinmişken, zat-ı alimi ürün içeriğine bakarken ve katil katkı maddelerini enselemeye çalışırken buluyorum. Yani merak var, istek var, hatta kafaya takmaya yakın bir ruh hali var, ancak daha hala çemberin dışındayım.

Bu arada araştırmalar, ekrana düşen ekolojik haberler bütününde kendime uzman! (kendini bilir) destekli bir koruma kremi aldım. Minerallerden yapılma olduğu söylenen İsrailli AHAVA'nın 50'leri.

Şimdi araştırırken bir marka daha gördüm, ekoseverlerin zaten bildiği bir marka gibi duruyor Lavera. Markayı biraz daha araştırdıktan sonra kendimde nemlendiricilerini ve temizleme jellerini alacakmışım gibi bir hava seziyorum. Kullananınız ya da başka şeyler bilip de paylaşmak isteyeniniz varsa söyler zaten. Bir de Almanca bilenlerin faydalanabileceği ürün didikleyen, Chanel, Clinique ve Nivea'nın içeriklerini beğenmeyen
Öko-test diye bir site var. İşte onların beğenisi Lavera zaten. Almanca'ya ilk defa ihtiyaç duyuldu o da namüsait.



Eee ne yapıyorum o zaman?
1-Evet bu kadar beyazım. Güneşe çıkmak mı? Kendini intahar etmekle aynı kefende yatıyor. Rengim bu ve bir cilt nakli yaptırmadıkça değişmesi mümkün değil. En az 50 faktör koruma ve güneşle hiç anlaşamama durumları aynen devam.
2- Evet son zamanlarda benle cepten iletişim kuranlar, maymun gibi alolara gark oluyor. Nedeni kulaklığımı keşfetmem. Kulaklığın tele dolanması sonucu cevap vermede güçlük, ses ayarlarında nanaylık.
3- İnternet maillarında dolaşan 3 cep telefonu ile mısır patlatma gösterisi ve gazete destekli cebin beyin pişirme operasyonları bana geceleri kapattırıyor mereti.
4- Haci şakir'in toz sabunlarıyla çocuk eşyası yıkayan arkadaşlarım var. Deterjan konusu şu aralar benim için sıcak konu. Daha bulaşık makinasına takmadım.
5- AHAVA'yı deneyeceğim. Gerçi 50 zaten koruyacak. Mineral kısmı Allah'a emanet.
6- Makyaj malzemelerime onca yatırım yapmışım. Aklanmalarını bekleyip, fondötenim mineralli canım deyip, kendimi ekolojinin parçası zannetmeye çalışacağım.
7- Organik kara bulgurumun hakkını vermeye devam edeceğim. Elimdeki tek organik malzeme. Tüm yiyecekleri organik alamam ki'lerle kendimi kandıracağım. Bu yaşa kadar organik mi yemişiz ki diye Türklük yaptıktan sonra, e çocukken bu kadar katkı maddesi yoktu ki diye soru-cevap oynamaya devam edeceğim.

Etiketler: , ,

nd #comments --> gDateHeas="date-header"><$BlogDateHeHaziran 25, 2008logDateHe!-- Begin .post -->
<$BlogItemBoForever 21 malzemelerimi severek kullanıyorum. Çoğu zaman günü kurtarmışlıkları bile olmuştur. Ancak son numaraları beni bu konsept hakkında çirkinleşmeye götürdü.



Chloe, Forever21

Chloe'nin bu yaz için yapmış olduğu bu belirgin modelin aynısını alıp giymek, bu işi başka yerlere taşıyor. Forever 21, burada Mahmutpaşa'daki taklitçi ayakkabıcılar gibi. Dergiden kestikleri resimlerle kadınlar içeri girer. Atelye sahibi ince belli bardakta yanında şekeriyle bir çay ikram eder. Fotoğraftan orası burası değiştirilir ve istenilen renk konusunda mutabakata varıldıktan sonra, sipariş teslim günü gidip ayakkabı alınır. İşte Forever 21 artık "o" ayakkabıcıdır.

Buna göre şu hikayede kendimi rahat hissetmiyorum: $27 kadar komik bir paraya tasarım olduğunu bilmesem bile, ki -biliyorum o yüzden ısmarlıyorum-, getirttim ayakkabıyı. Sonra bunu giydim şık bir yerde. (Tasarım olduğu için şık bir yeri de kaldırma ihtimali var) Sonra döndü arkadaşım sordu "A Chloe mi bunlar? Bayıldım ben bu sezon bunlara". Ben de döndüm "Yok Forever 21. Bu ay bir evimi satamadığım için bununla idare ettim" dedim. Ama illaki sahip olmalıydım, çünkü çağ bunu gerektiriyor. Chloe ayakkabı yapmışsa alacağım, Gucci'nin bilmemne modeli çantası çıkmışsa takacağım...

İşte bundan sonra da olay kopar... Meğersem çantam da sahte Louis Vuitton'muş. Gözlüklerim işporta Tom Ford. En pırlanta gözüken yüzük ve küpe setimi, sahteliğini çaktırmayacak şekilde almışım. Kullandığım Ipod Çin'den getirtme. Okuduğum kitap korsan. Burnum yapılma, saçım ek. Ben aslında ben değilim, kim olduklarını tam bilemediğim bir sürü insanı sadece bir bedene sığdırmaya çalışıyorum.

"Taklit maklit sar bana iki çift ordan gözüm" dediğinizi duydum. Çünkü gerçekten çok komik bir para bir ürün için. Minik ve beyaz taklitler kimseyi öldürmez diyorsanız, burun bile kanatmaz bu.

Etiketler: ,

nd #comments --> gDateHeas="date-header"><$BlogDateHeHaziran 06, 2008logDateHe!-- Begin .post -->
<$BlogItemBoYSL'nin ölümünün ardından bıraktığı moda tarihinde milat olan tasarımları ve özlü sözleri. "Le Smoking" ile kadınlara güven sağlayan tasarımcının 1968'de yarattığı transparan bluzlar, etnik bluzlar, bolero ceketler, iş takımları ve safari ceketleri moda dünyasına kazandırdıklarının başlıca eserleri.



Ve unutulmaz sözleri:


-"I participated in the transformation of my era. I did it with clothes, which is surely less important than music, architecture, painting ... but whatever it's worth I did it." (2002)
-"I always believed that style was more important than fashion. They are rare, those who imposed their style while fashion makers are so numerous." (1993)
-"The most beautiful clothes that can dress a woman are the arms of the man she loves. But for those who haven't had the fortune of finding this happiness, I am there." (1983) (favorim)
-"I tried to show that fashion is an art. For that, I followed the counsel of my master Christian Dior and the imperishable lesson of Mademoiselle Chanel. I created for my era and I tried to foresee what tomorrow would be." (1983)

-"The street and me is a love story. 1971 is a great date because, finally, fashion took to the street." (1971)

Etiketler: ,

nd #comments --> gDateHeas="date-header"><$BlogDateHeHaziran 04, 2008logDateHe!-- Begin .post -->
<$BlogItemBo(Gitmeyenler okumasın, kasmama rağmen, ser verip sır veriyor olabilirim dikkat.)
Senenin tek beklediğim kadın filmi gelmeden sinir yapıp ilk güne bilet kastıktan sonra biyolojik sinema saatime göre kuşluk vakti olabilecek (18:00) bir vakitte SATC seveni olarak SATC gillerle dev ekranın karşısına kuruldum. Yanımdaki sevgili arkadaşım gillerden A.Z.A.Ç.'nin iphonu'yla kah konuşması, kah mesajlaşması, kah dakika başı sms gelmiş mi diye aletinin ışığını yakmalarının arasında konsantre olmaya çalışarak kadın filmimi zevkle izlemeye çalıştım. İzledim, izledim, arada kendimi tutamayıp Charlott'ın siyah nedime elbisesine aşık olduğumu yanımdakilere fısıldadım. 5 SATC gil olarak Carrie'nin giydiği tüm gelinliklere "bu benimki ay buna öldüm, ay buna bayıldım, yok bu olmamış" diye yorumlar yaptıktan sonra birbirimizi rahat bırakıp izlemeye devam ettik.
2 saatlik kıyafet bombardımanının ardından, yüzümüzde buruk bir gülümsemeyle sinemadan ayrıldık.


Pembe sabun köpüğü film ardından düşen notlar (karne kırığı anlamında da):

- Dizinin ilişki üzerine kurulu teması gitmiş, yerini olduğu gibi modaya bırakmış. Hatta bu yüzden filmin dört ana karakterinin yanına bir de Patricia Field'i eklemeleri lazım, lakin kadın sırf kostümcü değil, filmin beyni konumuna gelmiş.
- Carrie neredeyse "I couldn't help but wonder ..." lamadı.
- Lay lay lom romantik bir kadın filmi olmuş, zeki konuşmalardan eser kalmamış.
- Kıyafetlerin hepsini bir çırpıda göstermek için başta Carrie çeşitli kıyafetlerle bombardıman yapıyor.
- Miranda'nın saçları ve makyajı mükemmel olmuş. Cynthia Nixon gerçek hayatta da böyle dolaşmalı.
- Samantha'nın sonlardaki eski haline dönme isteği zorlama ve hiç inandırıcı değil. Kadın öyle bir herifle öyle bir mutluluk yakalamışken... (Bu tip hamleler dizide olmazdı.)
- Carrie'nin moda olayı abartılmış. Kadın uykuya bile don-atlet boynunda inci kolyeyle gidiyor.
- Louis Vuitton'dan öyle sağlam bir reklam alınmış ki sadece bu sponsor için belli ki özel bir karakter yaratılmış. St. Louis'den Louis karakteri ve Louis Vuitton çantası. Ve o Louis Vuitton çanta felaket.
- Love anahtarlık olayı oldukça cheesey. (Dizide bunlara izin yoktu.)
- Bagbaroowandsteal.com güzel bir para vermiş.
- Bluefly az gözüküyor az para vermiş ama vermiş.
- Neredeyse kafaya bile kemer takılacak. Filmin temalarından biri kemer. Kemersiz bir sahne hatırlamıyorum.
- Dudağı olmayan bir insana yani Carrie'ye nasıl koyu renk ruj sürülür ve kadının makyajı mahvedilir anlamadım. (Düğün makyajı)
- En zekice bulduğum sahne ise, Cosmopolitan'ı halka çaktıkları sahne olmuştur.
- Mutlu sonla sıradan olmayan hayatları sıradanlaştırıp, konuyu tüketerek bitirmişler kanımca.
SATC dizi severi olarak diyorum ki, keşke filmi hiç yapılmasaydı. Digiturk'te yakaladığım her zaman döne döne seyrederken artık karakterleri hasretle anacağım.








http://modatrendenin.blogspot.com/2008/02/sex-and-city-uzam-fragman.html

Etiketler:

nd #comments --> v>